BAYRAQDAR MEDİA – Türkiyədə, Igdırda yayımlanan Güvem Gazetesinin imtiyaz sahibi, soydaşımız İsmail Aras Ermənistanın işğalçılıq siyasəti ilə bağlı maraqlı bir yazı qələmə alıb. Yazını müəllifin razılığına uyğun olaraq BAYRAQDAR MEDİA oxucularına da təqdim edirik.
Tarih çoğu zaman galiplerin kalemiyle yazılır. Güçlü olanın anlatısı yayılır, diplomasi masalarında şekillenir, akademik metinlere girer ve kuşaklara aktarılır. Ancak bazen o resmi anlatının içinden bir ses yükselir. O ses ne bir ordunun ne bir devletin ne de bir ideolojinin sesidir. O, tek başına kalmış bir vicdanın sesidir. İşte o zaman dengeler değişir. Çünkü vicdanın kurduğu tek bir cümle, yıllarca inşa edilmiş duvarlarda çatlak açabilir.
Ermeni asıllı, Lübnan doğumlu ve Amerika’da yaşayan yazar Kardaş Onnig bu anlamda dikkat çekici bir isimdir. Onu farklı kılan yalnızca yazdıkları değil, isminin hikâyesidir. 1982 yılında, nenesini kurtaran Türklerin hatırasına “Kardaş” adını alması sembolik bir tercihten çok daha fazlasıdır. Bu tercih, kolektif nefrete teslim olmayan bir hafızanın, insani borcu inkâr etmeyen bir duruşun ifadesidir.
2001 yılında, işgal altındaki Karabağ’da kurulan ayrılıkçı yönetimin davetiyle Şuşa’ya gitti. Diasporadan gelen ilk “yerleşik sanatçı” olarak aylarca bölgede kaldı. Giderken zihninde çocukluğundan beri dinlediği hikâyeler vardı. Mağduriyet merkezli anlatılar, tarihsel travmalar, kahramanlık destanları… Kendi ifadesiyle o topraklara bir “Ermeni vatanseveri” olarak ayak bastı.
Fakat sahada gördükleri, zihninde taşınan imgelerle örtüşmedi.
Amerika’ya döndüğünde kaleme aldığı Savage Chic: A Fool’s Chronicle of the Caucasus adlı eser, sıradan bir seyahat günlüğü değildir. Bir edebiyat metninden çok, bir vicdan tutanağıdır. Kitap yayımlandığında kendi toplumunda iki farklı tepki doğdu. Onu alkışlayanlar da oldu, hain ilan edenler de. Çünkü o, alkış beklenen yerde susmamış; tam tersine suskunluğu bozmuştur.
Onnig’in aktardıkları, savaşın sadece cephede değil zihinlerde de nasıl bir çürüme ürettiğini gösterir. Vahşetin sıradanlaştığı sohbetleri, şiddetin mizaha dönüştürüldüğü ortamları, yağmalanan evleri, sökülen kapı ve pencereleri, altın diş için işkence edilen sivilleri yazar. Bunlar bir kurgu değil; tanıklık iddiasıyla yazılmış ifadelerdir. En çarpıcı olan ise şu itirafıdır: “Oraya bir Ermeni vatanseveri olarak gitmiştim ama katı bir milliyetçilik karşıtı olarak döndüm.”
Bu cümle başlı başına bir kırılmadır.
Çünkü milliyetçilik, özellikle savaş ortamında, bireyin ahlaki sezgilerini bastıran güçlü bir duygudur. “Biz” ve “onlar” ayrımı keskinleştikçe, karşı tarafın insani özellikleri silikleşir. Önce dil değişir. İnsan “düşman” olur. Düşman “nesne” olur. Nesne ise yok edilmesi gereken bir hedefe dönüşür. Onnig’in aktardığı bir komutanın, Azerbaycanlıları askerlerine “yok edilmesi gereken nesneler” gibi tanıtması, işte bu zihinsel dönüşümün ifadesidir.
Savaşın en tehlikeli yanı, öldürmenin meşrulaşması değil; öldürmenin sıradanlaşmasıdır.
Şuşa’da evlerin sistematik biçimde yağmalandığını, sadece değerli eşyaların değil çatı saclarının dahi sökülüp taşındığını yazması, bir savaş ekonomisinin nasıl oluştuğunu da gösterir. Yağma yalnızca maddi bir kazanç değildir; aynı zamanda karşı tarafın izini silme çabasıdır. Bir evin kapısını sökmek, o evin hatırasını da sökme arzusudur.
Bu anlatılar bize uzak değildir.
1915-1920 yılları arasında Iğdır ve çevresinde yaşanan acılar, bu toprakların hafızasında hâlâ canlıdır. Resmî belgelerden önce aile anlatıları konuşur. Ninelerin, dedelerin titreyen sesleri konuşur. Hakmehmet köyünden H. Oruç Türkeli’nin ileri yaşında gözyaşlarıyla anlattıkları da bu hafızanın parçalarından biridir. Kurban Bayramı günü yaşandığını söylediği o olay, yalnızca bireysel bir trajedi değil; hafızaya kazınmış bir yaradır. O sahneyi anlatırken yeniden yaşıyor gibi oluşu, travmanın kuşaklar arası aktarımının en somut örneğidir.
Bu tür anlatılar uzun yıllar “abartı”, “propaganda” ya da “tek taraflı hikâye” denilerek küçümsendi. Oysa hafıza, küçümsenerek silinmez. Bastırıldıkça daha sert geri döner.
Burada önemli olan nokta şudur: Hiçbir toplum bütünüyle suçlu ya da bütünüyle masum değildir. Tarih siyah-beyaz değildir. Fakat adaletin tesisi için, yapılanların adının doğru konulması gerekir. Suçu işleyenin kim olduğunun söylenebilmesi gerekir. Kardaş Onnig’in yaptığı budur. Kendi toplumunun konfor alanını zorlamış, alkış beklenen yerde eleştirel bir dil kurmuştur.
Bu noktada adı sıkça tartışılan bir diğer isim Zori Balayan’dır. Ona atfedilen ve kamuoyunda büyük tepki çeken ifadeler, savaşın insan ruhunu nasıl radikalleştirebildiğini göstermesi bakımından çarpıcıdır. İster bireysel bir sapma, ister ideolojik nefretin ürünü olarak değerlendirilsin; insanlığın kabul edemeyeceği bir zihinsel eşiğe işaret eder.
Asıl mesele şu soruda düğümlenir: Neden bazı itiraflar duyulmak istenmez?
Çünkü itiraf, kurulu düzeni sarsar. Mağduriyet üzerine inşa edilmiş siyasal söylemleri zorlar. Bir toplumu yalnızca kurban kimliği üzerinden konumlandırmak daha kolaydır. O kimlik etrafında uluslararası destek toplamak, diplomatik zemin oluşturmak mümkündür. Fakat aynı toplumun içinden birinin çıkıp “biz de yanlış yaptık” demesi, o zemini kırılgan hâle getirir.
Karabağ meselesi yalnızca bir toprak anlaşmazlığı değildir. Bu mesele hafıza, kimlik ve vicdan meselesidir. Bir tarafın acısını sürekli görünür kılıp diğer tarafın acısını görmezden gelmek adalet değildir. Acı yarışmaz. Acı kıyaslanmaz. Acı inkâr edildiğinde büyür ve yeni çatışmaların zemini olur.
Birkaç gün önce Azerbaycan Kars Başkonsolosluğu’nun bir WhatsApp grubunda Kardaş Onnig’in sözleri yeniden paylaşıldı. O ifadeleri okuduğumda, vicdanın sınır tanımadığını bir kez daha düşündüm. Coğrafyalar değişse de, ideolojiler farklılaşsa da insanın içindeki ahlaki pusula aynı soruyu soruyor: Yapılan doğru muydu?
Bu yazıyı kaleme alma sebebim de hafızaların tazelenmesine katkı sunmaktır. Çünkü unutmak kolaydır. Özellikle acı başkasına aitse, daha da kolaydır. Fakat unutulan her gerçek, gelecekte başka bir kırılmanın tohumunu taşır.
Bizler bu coğrafyada yaşayan insanlar olarak ne kör bir nefret diline mecburuz ne de suskunluğa. Sağlıklı bir gelecek, ancak dürüst bir geçmiş muhasebesiyle mümkündür. Bunun yolu da karşı tarafın acısını inkâr etmekten değil; kendi aynasına bakabilmekten geçer.
Kardaş Onnig’in yaptığı tam olarak budur: Aynaya bakmak.
Belki de asıl cesaret budur. Tanklarla, silahlarla, sloganlarla değil; kelimelerle yüzleşmek. Çünkü bazen bir yazarın kaleminden dökülen itiraf, en ağır silahlardan daha etkilidir.
Ve bazen tek bir cümle, yıllarca örülen duvarlarda derin bir çatlak açmaya yeter.










İlk şərhi yaza bilərsiniz