BAYRAQDAR MEDİA – Türkiyədə, Igdırda yayımlanan Güvem Gazetesinin imtiyaz sahibi, soydaşımız İsmail Aras 31 Mart soyqırımı ilə bağlı maraqlı bir yazı qələmə alıb. Yazını müəllifin razılığına uyğun olaraq BAYRAQDAR MEDİA oxucularına da təqdim edirik.
Tarih, sadece geçmişte yaşanmış olayların kronolojik bir sıralaması değildir. Aynı zamanda milletlerin hafızası, kimliği ve geleceğe dair yol haritasıdır. Bu nedenle bazı tarihler vardır ki, yalnızca bir günü değil, bir milletin yaşadığı derin acıları, kayıpları ve hafızasına kazınan izleri temsil eder. 31 Mart 1918 de işte böyle bir tarihtir.
Azerbaycan’ın başta Bakü olmak üzere Şamaxı, Guba, Kürdemir, Salyan ve Lenkeran bölgelerinde yaşanan katliamlar, insanlık tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. Bu olaylar yalnızca Azerbaycan Türklerine karşı işlenmiş bir zulüm değil, insanlığa karşı işlenmiş büyük bir suçtur. Mart ayında başlayıp aylarca süren bu katliamlar, dönemin kaotik şartlarında sistematik bir şekilde ilerlemiş, masum siviller hedef alınmış, şehirler yakılıp yıkılmıştır.
Özellikle Bakü’de yaşananlar, vahşetin boyutunu gözler önüne sermektedir. Yaklaşık 30 bin insanın hayatını kaybettiği bu süreçte, Azerbaycan genelinde can kaybının 120 bine ulaştığı ifade edilmektedir. Bu rakamlar, sadece sayılardan ibaret değildir; her biri bir hayat, bir aile, bir gelecek demektir. Yakılan evler, yıkılan şehirler ve dağılan aileler, bu trajedinin görünmeyen yüzünü oluşturur.
Ancak bu acı sadece Azerbaycan topraklarıyla sınırlı kalmamıştır. Aynı dönemde Türkiye’nin Doğu Anadolu Bölgesi de benzer olaylara sahne olmuştur. Kars, Iğdır, Erzurum, Ardahan, Ağrı ve Van illerinde yaşanan katliamlar, bölge halkının hafızasında derin izler bırakmıştır. Soykırım denince bizim bölgenin akla gelmesinin nedeni de tam olarak budur. Bu coğrafya, sadece savaşların değil, aynı zamanda büyük insanlık dramlarının da yaşandığı bir coğrafyadır.
1918 yılında yaşanan bu katliamlar, Kafkas İslam Ordusu’nun müdahalesiyle sona ermiştir. Ancak sona eren yalnızca katliamlar olmuştur; acılar, kayıplar ve travmalar nesilden nesile aktarılmıştır. Bu nedenle bugün hâlâ bu olayları konuşuyor, yazıyor ve hatırlıyoruz.
Tarihsel süreç incelendiğinde, bu acıların tekil olmadığını görmek mümkündür. 1905-1906 yılları arasında başlayan saldırılar, 1918-1920 döneminde zirveye ulaşmış, daha sonraki yıllarda da farklı biçimlerde devam etmiştir. 1948-1953 yılları arasında yaşanan sürgünler ve 1988-1992 döneminde Karabağ’da meydana gelen olaylar, bu sürecin devamı niteliğindedir. Özellikle Hocalı’da yaşanan katliam, modern çağda dahi insanlığın nasıl büyük trajedilere tanıklık edebileceğinin acı bir örneğidir.
Bu noktada üzerinde durulması gereken en önemli konu, hafızadır. Unutmak, yalnızca geçmişi silmek değildir; aynı zamanda geleceği de tehlikeye atmaktır. Çünkü geçmişte yaşananları unutan toplumlar, benzer acıları yeniden yaşamaya mahkûm olabilirler. Bu nedenle tarih, sadece akademik bir alan değil, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluktur.
Bizler bu coğrafyada yaşayan insanlar olarak, bu sorumluluğun farkında olmak zorundayız. Dedelerimizin, ninelerimizin yaşadığı acıları, gördüğü zulümleri, verdiği mücadeleleri gelecek nesillere aktarmak, sadece milli bir görev değil, aynı zamanda insani bir sorumluluktur. Çünkü bir milletin hafızası, onun en güçlü dayanağıdır.
Bugün genç nesillerin bu olayları ne kadar bildiği, ne kadar içselleştirdiği büyük bir soru işaretidir. Teknolojinin ve modern hayatın hızlı akışı içinde geçmişle bağların zayıflaması, bu tür önemli tarihsel olayların unutulmasına neden olabilir. Oysa bu olaylar, sadece geçmişte kalmış acılar değil, aynı zamanda geleceğe dair dersler barındıran gerçeklerdir.
Geçmişi hatırlamak, acıları yeniden yaşamak anlamına gelmez. Aksine, o acılardan ders çıkarmak, benzer olayların tekrar yaşanmaması için bilinç oluşturmak demektir. Bu bilinç, sadece bir millete değil, tüm insanlığa hizmet eder. Çünkü insanlık tarihi, ancak yaşanan hatalardan ders çıkarıldığı ölçüde ilerleyebilir.
Soykırım, yalnızca bir kelime değildir. İçinde büyük acılar, kayıplar ve insanlık dramları barındıran ağır bir kavramdır. Bu kavramı anlamak için sadece sayılara değil, o sayılarının ardındaki hikâyelere bakmak gerekir. Bir annenin evladını kaybetmesi, bir çocuğun ailesiz kalması, bir toplumun köklerinden koparılması… İşte soykırımın gerçek yüzü budur.
Bu nedenle 31 Mart gibi tarihler, sadece anma günleri olarak görülmemelidir. Aynı zamanda bir farkındalık günü, bir hatırlama ve hatırlatma günüdür. Bu günlerde yapılan etkinlikler, yazılan yazılar ve yapılan konuşmalar, hafızanın canlı tutulmasına katkı sağlar.
Unutulmamalıdır ki, geçmişini unutan milletler geleceğini inşa edemez. Bu nedenle bizlere düşen görev, bu acıları unutmamak, unutturmamak ve gelecek nesillere doğru bir şekilde aktarmaktır. Çünkü tarih, ancak hatırlandıkça anlam kazanır.
Soykırım denince bu bölgenin akla gelmesi tesadüf değildir. Bu coğrafya, tarih boyunca büyük acılara tanıklık etmiş, ağır bedeller ödemiştir. Ancak aynı zamanda direnişin, dayanışmanın ve yeniden ayağa kalkmanın da simgesi olmuştur.
Bugün bize düşen, bu mirası doğru anlamak ve gelecek nesillere aktarmaktır. Çünkü geçmişin izleri, geleceğin yönünü belirler. Unutmayalım; hatırlamak bir tercihten öte, bir sorumluluktur.










İlk şərhi yaza bilərsiniz